DUYURULAR
MEHMET MOLLAİSMAİLOĞLU Tarafından Tarihinde yazıldı
Bu yazı 1.598 defa okundu

DANIŞTAY KARARLARI


Danıştay 3. Dairesi
Tarih    : 10.06.2015
Esas No : 2012/4863
Karar No  : 2015/4670

AATUHK Md. 35

LİMİTED ŞİRKET ORTAĞININ ŞİRKET TÜZEL KİŞİLİĞİNDEN TAHSİL EDİLEMEYEN KAMU ALACAĞINDAN SORUMLULUĞU

Tahsili gereken kamu alacağının ait olduğu dönemde ortaklık sıfatını sürdüren ortağın, söz konusu dönemlere ilişkin şirket tüzel kişiliğine ait ve şirketten tahsil edilemeyen kamu alacağından hissesi oranında sorumlu tutulacağı, paylarını devrettikten sonraki dönemlere ilişkin şirket borçlarından ise sorumlu tutulamayacağı hk.

İstemin Özeti: Davacı adına, ortağı olduğu şirketten tahsil edilemeyen 2000 yılına ilişkin kamu alacakları nedeniyle ortak sıfatıyla düzenlenen 05.01.2010 tarih ve 18 ile 32 takip numaralı ödeme emirlerinin iptali istemiyle dava açılmıştır. Danıştay Üçüncü Dairesince verilen bozma kararına uyan Vergi Mahkemesi kararıyla; davacının ortaklığının bulunmadığı 2000 yılına ilişkin şirkete ait vergi borçlarından, şirkete 2003 yılında ortak olmakla sorumluluğunun doğduğu, bu sorumluluğunun ortaklığı boyunca devam edeceği açık olmakla birlikte ortaklığın yaklaşık 1,5 ay sonra 07.10.2003 yılında sona ermesi ve hisselerini başka birine devretmesiyle sorumluluğun biteceği ve şirkete ilişkin vergi borcu sorumluluğun devralan ortağa geçeceği, davacının şirkete tüm hak ve borçlarıyla ortak olduğu gibi tüm hak ve borçlarıyla hisselerini devrettiği, söz konusu şirket borçlarından sorumlu olmadığı gerekçesiyle ödeme emirlerini iptal etmiştir. Davalı idare tarafından, 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesine göre davacının sorumlu olduğu ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.

Karar: Davacı adına, ortağı olduğu şirketinin 2000 yılı geçici vergi borcuna ilişkin vergi ziyaı cezası ve gecikme faizinin tahsili amacıyla düzenlenen ödeme emirlerinin iptali istemiyle açılan davayı kabul eden vergi mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenmiştir.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 35. maddesinde, limited şirket ortaklarının, şirketten tahsil imkanı bulunmayan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olacakları ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulacakları kuralına yer verilmiştir.

6183 sayılı Kanun’un 35. maddesinden doğan ve limited şirket ortaklarını, şirketten tahsiline olanak bulunmayan kamu alacaklarının ödenmesinden doğrudan doğruya ve payları oranında sorumlu tutan söz konusu kural karşısında, tahsili gereken kamu alacağının ait olduğu dönemde ortaklık sıfatını sürdüren şirket paylarına sahip ortakların söz konusu dönemlere ilişkin şirketin kamu borçlarından kaynaklanan sorumlulukları bulunduğu, paylarını devrettikten sonraki dönemlere ilişkin şirket borçlarından ise sorumlu tutulamayacağı tartışmasızdır.

Kamu alacağının gerçek borçlusu limited şirketteki ortaklığı 20.08.2003 tarihinde başlayan ve (…) Noterliği’nin 07.10.2003 tarih ve (…) sayılı hisse devir sözleşmesi ile ortaklıktan ayrıldığı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmayan davacının ancak ortaklığın başlayarak sona erdiği tarihler arasındaki şirket tüzel kişiliğine ait ve şirketten tahsil edilemeyen kamu alacağından hissesi oranında sorumlu tutulacağı açıktır.

Bu nedenle, kamu alacağından kaynaklanan sorumluluğu ortak olunmakla başlayacağından ve ortak olmadığı döneme ilişkin ödeme emrine konu şirket borcunun tahsili amacıyla davacı adına bu sıfatla düzenlenen ödeme emrinde hukuka uyarlık bulunmadığından, dava konusu ödeme emirlerinin yazılı gerekçeyle iptali hukuka uygun düşmemiş ise de kararda sonucu itibarıyla hukuka aykırılık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin reddine, kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde Danıştay nezdinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle karar verildi.

 

Danıştay 4. Dairesi
Tarih    : 02.02.2015
Esas No : 2013/495
Karar No  : 2015/87

VUK Md. 12

VERASETEN İNTİKAL EDEN TİCARİ MİNİBÜS NEDENİYLE MÜKELLEFİYET TESİSİ

Mirasçıya veraseten intikal eden mal varlığının salt ticari mahiyette olması ve mirasçının da mirası reddetmemesi doğrudan mirasçıyı vergi mükellefi kılmayacağı, veraseten intikal eden ticari minibüs nedeniyle vergi mükellefiyeti tesis edilebilmesi için söz konusu minibüsün davacı tarafından veraseten intikal ettikten sonra da ticari amaçla kullanıldığının tespit edilmesi gerektiği hk.

İstemin Özeti: Davacının varisi olduğu (…)’a ait ticari minibüsün intikali nedeniyle tesis edilen mükellefiyetin iptali ile işe başlamanın zamanında bildirilmemesi nedeniyle kesilen usulsüzlük cezası ve 2011 yılının 1 ila 3. dönemlerine ilişkin geçici vergi beyannamelerinin elektronik ortamda süresinde verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle dava açılmıştır. Vergi Mahkemesi kararıyla; davacıya veraseten intikal eden ticari minibüsten dolayı varisler adına 29.03.2011 tarihi itibarıyla gelir vergisi ve geçici vergi mükellefiyeti tesis edildiği, 213 saylı Kanun’un 12. maddesine göre ölüm halinde mükellefin ödevlerinin mirası reddetmemiş mirasçılara geçeceği, bakılan davada ise mirasın reddedilmediği, intikal eden ticari minibüs nedeniyle davacı adına vergi mükellefiyeti tesis edildiği, murisin vefatından yaklaşık üç ay sonra varisler tarafından intikal eden minibüs üzerindeki tasarruf ve kullanım hakkının davacıya devredildiği, ancak bu durumun varisler ve davacı tarafından davalı idareye bildirilmediği, öte yandan davacı hakkında mükellefiyet tesis edildiği tarihe kadar ticari minibüsün hususiye çevrildiği, trafikten çekildiği ya da hurdaya ayrıldığına dair bir bilgi ya da belgenin de idareye sunulmadığı, bu durumda davacı adına tesis edilen mükellefiyet işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı, ancak, bu işlemin davacıya 24.08.2011 tarihinde tebliğ edildiği, dolayısıyla bu tarihten sonra davacı adına tesis edilen mükellefiyet kaydının hüküm ve sonuçlarını doğuracağı, dolayısıyla davacı adına ancak bu tarihten sonra elektronik ortamda beyanname verilmesinin mümkün olduğu, davacının mükellefiyet kaydının bulunmadığı dönemlerde hesabının ve şifresinin olmadığı dolayısıyla 2011 yılına ilişkin ilk iki dönemleri için elektronik ortamda beyanname verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük cezalarında hukuka uygunluk görülmediği, fakat işe başlamanın zamanında bildirilmemesi nedeniyle kesilen usulsüzlük cezası ile 2011 yılının üçüncü dönem geçici beyannamesi verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük cezasında hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle 2011 yılının ilk iki dönemine ilişkin geçici vergi beyannamelerinin elektronik ortamda verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük ve usulsüzlük cezalarını kaldırmış, kesilen diğer özel usulsüzlük ve usulsüzlük cezaları ile tesis edilen mükellefiyet işlemi yönünden davayı reddetmiştir. Karar taraflarca temyiz edilmiş, davacı tarafından tesis edilen işlemin ve kesilen cezaların hukuka aykırı olduğu, davalı idare tarafından ise kesilen özel usulsüzlük cezalarının hukuka uygun olduğu ileri sürülerek kararın bozulması istenilmektedir.

Karar: Davacının varisi olduğu (…)’a ait ticari minibüsün intikali nedeniyle tesis edilen mükellefiyetin iptali ile işe başlamanın zamanında bildirilmemesi nedeniyle kesilen usulsüzlük cezası ve 2011 yılının ilk üç dönemine ilişkin geçici vergi beyannamelerinin elektronik ortamda süresinde verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davada, 2011 yılının ilk iki dönemi için geçici vergi beyannamelerinin elektronik ortamda verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük cezalarını kaldıran, kesilen diğer özel usulsüzlük ve usulsüzlük cezaları ile tesis edilen mükellefiyet işlemi yönünden davayı reddeden Vergi Mahkemesi kararı taraflarca temyiz edilmiştir.

Davalı idarenin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü iddialar, yerinde ve kararın bozulmasını sağlayacak durumda görülmemiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 161. maddesinde; vergiye tabi olmayı gerektiren muamelelerin tamamen durdurulması ve sona ermesinin işi bırakmayı ifade ettiği, işlerin herhangi bir sebep yüzünden geçici bir süre için durdurulmasının işi bırakma sayılmayacağı belirtilmiş, 164. maddesinde ise; ölümün işi bırakma hükmünde olduğu kuralına ver verilmiştir.

(…)’in 28.03.2011 tarihinde vefatı üzerine adına kayıtlı bulunan (…) plakalı ticari minibüsün varislere intikal ettiği, varisler tarafından mirasın reddedilmediği, veraseten intikal eden minibüsün ise ticari nitelikte olması nedeniyle 29.03.2011 tarihi itibarıyla davacı adına gelir vergisi ve geçici vergi mükellefiyeti tesis edildiği, tesis edilen mükellefiyetin iptali ve kesilen cezaların kaldırılması istemiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.

Uyuşmazlıkta, 213 sayılı Kanun’un anılan 164. maddesi uyarınca davacının varisi olduğu (…)’in ölümüyle birlikte ticari minibüs işletmesinde müteşekkil olan işin bırakıldığı açıktır. Davacı adına, veraseten intikal eden ticari minibüs nedeniyle vergi mükellefiyeti tesis edilebilmesi için ise söz konusu minibüsün davacı tarafından veraseten intikal ettikten sonra da ticari amaçla kullanıldığının tespit edilmesi gerekmektedir.

Ölüme ilişkin bildirimin varisler tarafından yapılması üzerine 30.06.2011 tarihinde muris (…) hakkında düzenlenen yoklama fişiyle, mükellefin 28.03.2001 tarihinde vefat etmesi nedeniyle minibüs işletmeciliğinden oluşan ticari faaliyetin sona erdiği, (…) plakalı aracın muris adına kayıtlı olduğu, aracın plakası sökülmüş durumda halen davacının evinin önünde bulunduğu ve murisin vefatından sonra çalıştırılmadığı; 31.10.2011 günlü yoklama fişiyle de söz konusu aracın 29.03.2011-01.08.2011 tarihleri arasında çalıştırılmadığı, herhangi bir ticari veya mesleki faaliyette kullanılmadığı, aracın 01.08.2011 tarihinde davacı adına tescil edildiği ve bu tarihte trafikten çekildiği hususları tespit edilmiştir. Diğer taraftan, 20.06.2011 gün ve 4796 sayılı feragatnameyle, varisler (…), (…), (…)’ın diğer varis davacı lehine ticari minibüse ilişkin miras paylarından vazgeçtikleri ve minibüsün 06.12.2011 günlü araç satış sözleşmesiyle davacı tarafından satışının yapıldığı görülmüştür.

Bu durumda, davacıya veraseten intikal eden ticari minibüs nedeniyle adına vergi mükellefiyeti tesis edilmiş ise de, minibüsün ticari faaliyette kullanıldığına dair herhangi bir tespitte bulunulmadığı gibi aksine ticari faaliyette kullanılmadığına dair tespitlerin de davalı idarece yapıldığı sabittir. Bu nedenle, veraseten intikal eden minibüsün davacı tarafından ticari faaliyette kullanılmadığı sonucuna ulaşılmış olup, minibüsün salt ticari mahiyette olması ve davacının da veraseten intikal eden söz konusu minibüsten oluşan mirası reddetmemiş olması nedeniyle mirasçı olan davacı adına tesis edilen vergi mükellefiyetinde ve buna bağlı olarak kesilen cezalarda hukuka uyarlık görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle, Vergi Mahkemesinin kararının davanın reddine ilişkin hüküm fıkrasının bozulmasına, davalı idarenin temyiz isteminin reddine, oybirliğiyle karar verildi.

 

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi
Tarih    : 27.02.2014
Esas No : 2013/2725
Karar No  : 2014/3862

1479 s. Bağ-Kur K. Md. 24, 25, 26

Ek Geç. Md. 13, Geç. Md. 18

619 s. KHK Geç. Md. 1

GERİYE DÖNÜK BAĞ-KUR SİGORTALILIĞININ TESPİTİ VE BORÇLANMA HAKKI

Kuruma tescil başvurusunda bulunulan 14.08.2003 tarihi itibariyle 4956 sayılı Yasa ile değişik 1479 sayılı Kanun’un geçici 18. maddesi hükmü yürürlüğe girdiğinden, davacının is­teme konu 20.04.1982-04.10.1989 tarihleri arasındaki dönem bakımından sigortalılık şartlarının 1479 sayılı Yasa’nın 24 ve 25. maddeleri kapsamında değerlendirilmesine yasal olanak bulun­madığından, davalı Kurumun sigortalılığı 04.10.2000 gününden başlatmasına ilişkin işlemi yerinde olup, Geçici 18. madde yö­nünden de; davacının maddede belirtilen 6 aylık sürenin sonu olan 04.02.2004 tarihine kadar usulüne uygun borçlanma iradesi ve bu kapsamda prim ödemesi bulunup bulunmadığı araştırılarak bulunmadığının tespiti halinde ise davanın reddine karar veril­mesi gerektiği hk.

İstemin Özeti: Dava, 1479 sayılı Kanun kapsamında Bağ-Kur sigortalılığının tespiti iste­mine ilişkindir. Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar veril­miştir. Hükmün, davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Karar: 1479 sayılı Kanun’un 26. maddesi sigortalı olmak hak ve yükümlülüğün­den vazgeçilemeyeceğini, aynı Kanun’un 25. maddesi ise, yasal şartların ger­çekleştiği tarihte sigortalılığın kendiliğinden başlayacağını hüküm altına almıştır. Öte yandan, kanun koyucu, 26. madde ile sigortalılara, 3 ay içinde Kuruma başvurarak kayıt ve tescillerini yaptırmak yükümünü getirmiş, tescillerini yap­tırmayanlar hakkında ise, Kurumca resen tescil işleminin yapılacağı emredici şekilde kurala bağlanmıştır.

01.04.1972 tarihinde yürürlüğe giren 1479 sayılı Kanun’un 24. maddesine göre, bir kimsenin zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olması için, meslek kuruluş kaydı ile birlikte, kendi adına ve hesabına bağımsız çalışması gerekli iken, anılan mad­delerde 19.04.1979 gün ve 2229 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile meslek kuruluş kaydı zorunluluğu kaldırılarak, “kendi adına ve hesabına” çalışma koşulu ve belirtilen nitelikte çalışmaya başlama tarihi sigortalılık niteliğini kazanmak için yeterli kabul edilmiştir. Öte yandan, 20.04.1982 tarihinde yürürlüğe giren 2654 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile değişik 1479 sayılı Kanun’un 24. maddesinde, zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olmak için ticari kazanç veya serbest meslek kazancı dolayısıyla gerçek veya götürü usulde gelir vergisi mükellefi olma, gelir vergisin­den muaf olanların da meslek kuruluşuna kayıtlı olması hükmü yer almaktadır. Yine 22.03.1985 tarihinde 3165 sayılı Kanunla getirilen düzenleme ile de kendi nam ve hesabına çalışanlardan vergi mükellefi olan, esnaf siciline veya meslek kuruluşuna kaydı olanların Bağ-Kur sigortalısı olacağı belirtilmiştir.

619 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile getirilen düzenlemelerin, anılan KHK’nın Anayasa Mahkemesi’nce iptalinden sonra 4956 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle bu kez; gerçek ve basit usulde gelir vergisi mükellefi olanlar, mükellefiyet tarihinden, gelir vergisinden muaf olanlardan Esnaf ve Sanatkârlar Sicili ile birlikte kanunla kurulu meslek kuruluşuna usulüne uygun kayıt olanlar ise talep tarihinden itibaren zorunlu sigortalı olarak Kanun kapsamına alınmış­lardır.

11.01.1976 tarihinden itibaren vergi kaydı bulunan davacının, 14.08.2003 tarihinde Kuruma intikal eden giriş bildirgesi ile vergi kaydı esas alınarak 04.10.2000 tarihinden itibaren 1479 sayılı Kanun kapsamında tescil edildiği anlaşılmakta olup, uyuşmazlık, davacının 04.10.2000 tarihinden önce zorunlu Bağ-Kur sigortalısı olarak kabulüne yasaca olanak bulunup bulunmadığı nokta­sında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulu’nun, 03.11.2004 gün ve 2004/10-524-581 sayılı ka­rarında da vurguladığı üzere, sosyal güvenlik hakkı, temel insan haklarından olup, uluslararası hukuk normları ile Anayasalarda güvence altına alınmıştır. Ül­kemizin ekonomik, sosyal ve kültürel değişimi sosyal güvenlik haklarına olumlu yansımakla birlikte, kimi zaman bu hakları sınırlayıcı düzenlemelere gidildiği de görülmektedir.

Uyuşmazlığın çözümü, sigortalılık niteliğini taşıdıkları halde Bağ-Kur’a kayıt ve tescil yaptırmamış olanlar hakkında Bağ-Kur Kanunu’nda öngörülen düzenlemelerin irdelenmesini zorunlu kılmaktadır.

1479 sayılı Kanun, zorunlu sigortalılık şemsiyesi altına en son alınan “es­naf ve sanatkârlar ve diğer bağımsız çalışanlara” Kanun’da yazılı sosyal güvenlik hükümlerini uygulama amacını taşımakta olup, 26. madde ile sigortalı olma hak ve yükümlülüğünden vazgeçilemeyeceği ve kaçınılamayacağını, bu Kanun’a göre sigortalı sayılanların, sigortalı sayıldıkları tarihten itibaren üç ay içinde Kuruma başvurarak kayıt ve tescil yaptırmalarının zorunlu olduğunu, aksi durumda Ku­rum tarafından resen tescil işleminin yapılacağı hükme bağlanmıştır.

Buna karşın, 1479 sayılı Kanun’da sigortalılık hak ve mükellefiyetlerinin belirli tarihlerden başlatılmasını zorunlu kılan düzenlemeler de yer almaktadır. Bunlardan ilki, “Tescilini yaptırmayanlar hakkında yapılacak işlemler” başlıklı Ek Geçici 13. madde hükmünde, tescilleri yapılmamış ancak sigortalılık niteliğini taşıyanlar yönünden Kanun’un tanıdığı hak ve mükellefiyetlerin 2654 sayılı Ka­nun’un yürürlük tarihi olan 20.04.1982 tarihinden başlatılacağı öngörülmüştür.

619 sayılı KHK’nin Geçici 1. maddesi hükmünde ise;

“Bu Kanun’a göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükellefiyetleri bu Kanun Hükmünde Kararna­menin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren başlar. Ancak, 1479 sayılı Kanuna göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olmak kaydıyla, 20.04.1982 tarihinden bu Kanun Hükmünde Kararname’nin yürürlüğe girdiği tarihe kadar vergi dairelerine kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına bağımsız çalıştıklarını belgeleyen sigor­talıların, vergiye kayıtlı bulundukları süreler, bu süreye ilişkin primleri, ödeme tarihinde bulundukları gelir basamağı prim tutarı üzerinden ödemek kaydıyla sigortalılık süresi olarak değerlendirilir.” denilmekte olup, 04.10.2000 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, Anayasa Mahkemesi’nin 08.08.2001 tarihinde yürür­lüğe giren 26.10.2000 günlü kararı uyarınca 619 sayılı KHK tüm hükümleriyle iptal edilmiştir.

4956 sayılı Kanun’un 47. maddesiyle, Bağ-Kur Kanunu’na eklenen Geçici 18. madde;

“Bu Kanuna göre sigortalılık niteliği taşıdıkları halde 04.10.2000 tarihine kadar kayıt ve tescilini yaptırmamış olan sigortalıların sigortalılık hak ve mükel­lefiyetleri 04.10.2000 tarihinden itibaren başlar. Ancak, bu Kanun’a göre zorunlu sigortalı olarak tescil edilmiş olanların sigortalılıkları, bu Kanun’un yürürlük tari­hinden itibaren altı ay içinde Kuruma yazılı olarak başvurmaları ve 20.04.1982-04.10.2000 tarihleri arasındaki vergi kayıtlarını belgelemek ve belgelenen bu süreye ilişkin olarak 49. ve ek 15. maddelere göre hesaplanacak prim borçlarının tamamını, tebliğ tarihinden itibaren bir yıl içinde, ödeme tarihinde bulundukları gelir basamağının yürürlükte olan prim tutarı üzerinden ödemek kaydıyla bu süreler sigortalılık süresi olarak değerlendirilir.” hükmünü amirdir.

Tüm bu düzenlemelerde ortak nokta, tescilin belirtilen tarihlerden sonra yapılmasına karşın, Kanun’da tanınan süreler içinde borçlanma hakkının kullanı­labilecek olmasıdır. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilmiş olan 619 sayılı KHK, borçlanma hakkı için bir süre de öngörmemiştir. Anılan hükümle belirtilen şartları yerine getiren kişiler maddede belirtilen sürelere ilişkin prim tutarlarını ödeyerek o döneme ilişkin süreleri sigortalı saydırabileceklerdir. Anılan düzenleme ile borçlanma hakkı, 04.10.2000 tarihinden sonra zorunlu sigortalı olarak Bağ-Kur’a tescil edilmiş olanlardan, daha önce vergi kaydı bulunanlara tanınmıştır.

Kanun’da, sigortalılık hak ve yükümlülüklerinin başlaması için öngörülen tarihlerden itibaren, borçlanma hakkı belirtilen bu süreler dahilinde kullanılmalı­dır. Bu süreler içinde borçlanma hakkının kullanılmaması halinde ise, sonrasında Bağ-Kur sigortalılığının tespitine olanak bulunmamaktadır. Bilindiği gibi, 1479 sayılı Kanun’da 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun hizmet tespitine ilişkin 79/10. maddesine koşut bir düzenleme bulunmamaktadır.

Somut olayda, Kuruma tescil başvurusunda bulunulan 14.08.2003 tarihi itibariyle 4956 sayılı Kanun ile değişik 1479 sayılı Kanun’un Geçici 18. madde hükmü yürürlüğe girmiş olup, davacının talebe konu 20.04.1982 – 04.10.1989 tarihleri arasındaki dönem yönünden sigortalılık şartlarının 1479 sayılı Kanun’un 24 ve 25. maddeleri kapsamında değerlendirilmesine yasal olanak bulunma­maktadır. Bu nedenle davalı Kurumun sigortalılığı 04.10.2000 tarihinden baş­latmasına ilişkin işlemi yerindedir. Geçici 18. madde yönünden ise; davacının maddede belirtilen 6 aylık sürenin sonu olan 04.02.2004 tarihine kadar usulüne uygun borçlanma iradesi ve bu kapsamda prim ödemesi bulunup bulunmadığı araştırılarak bulunmadığının anlaşılması halinde davanın reddine karar verilmesi gerekirken, davacının giriş bildirgesinin Geçici 18. maddede de belirtilen sürede Kuruma intikal ettiğinden bahisle yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle bo­zulmasına, oybirliğiyle karar verildi.


Yorumları Görüntüle
Hiç yorum yapılmamış.